Son Kayıtlar:

Editörün Seçimi:
Haber— “Hamza Aytaç, Mehmet Aslantuğ resmi web sitesi çalışmalarına başladı.”

[24 MAYIS 2010]
Hamza Aytaç Dalgalıdere; Mehmet Aslantuğ için web sitesi tasarımı çalışmalarına başladı. Projede bir zaman çizelgesi içinde, geçmişte yaşananlar ve gelecekte duyurusu yapılanlar yorumlanıyor. Başlangıç noktası Mehmet Aslantuğ’un doğum günü olan 25 Eylül 1961 olan zaman çizgisinde olaylar örgüsünü temsil eden grafik çalışma her açılışta farklı ve benzersiz bir görünüşle şekilleniyor. Projenin tasarımı ve kreatif çalışması devam ediyor. Projenin ilk eskiz yayını aşağıdaki adresten incelenebilir.

http://www.aslantug.com

Editörün Seçimi:
Haber— “Hamza Aytaç, Garanti Koza Akiş’le çalışmaya başladı.”

[10 MAYIS 2010]
Hamza Aytaç Dalgalıdere; Garanti Koza, Akiş, DDG ve Güray Group ortaklığı ile yapılan Akkoza Evleri ve Akkoza Çarşıpark projeleri için çalışmaya başladı. Bu projelerin internet sayfaları ve kataloğu Hamza Aytaç Dalgalıdere tarafından tasarlanacak.

http://www.garantikoza.com.tr, http://www.akisgmy.com.tr

Editörün Seçimi:
Kent Katı Atık Yönetimi

[LOGO TASARIMI]
Kent Katı Atık Yönetimi çevrenin, tüm insanlığın ortak emaneti olduğu bilinci ile sektöründe hizmet vermekte. Sektörün lider şirketlerinin başında gelen Kent Katı Atık başarılı belediyecilik örneklerinin ortaya çıkmasında önemli etkileri olan çevresel konularda uzman bir marka.

Kent Logo

—Logo Tasarımı

Üniversite Medya

[BASIN İLANI]
Gelecek burada! Üniversite Medya; Türkiye’nin yedi bölgesindeki reklam vitrinlerini üniversite yerleşkeleri içinde öğrencilerin yoğun olarak bulunduğu alanlara konuşlandırarak reklamveren, reklam ajansı ve medya ajanslarına bu reklam vitrinlerinin satış ve pazarlamasını yapan ve böylece markaları 18-24 yaş grubu üniversite öğrencileri ile yaşadıkları alanda buluşturan bir mecra şirketi. Basın ilanı, MediaCat dergisinde İZ (İletişimin Zirvesindekiler) ödül töreni sonrasında yayınlandı.

Journey-Front

—Basın İlanı

İlan metni:

“Reklamcılar Derneği bizi “Yılın Çıkış Yapan Ev Dışı Medya Şirketi” ödülü ile onurlandırdı. Üniversite Networkleri’ni reklam sektörünün ana mecralarından biri haline getiren, kurulduğumuz günden bu yana bizi tercih eden değerli müşterilerimizdir. Ve bu ödülün asıl sahibi hizmet kalitemizin birer kanıtı olarak referans listemizde yerini alan kıymetli markalardır. Bu onur, bize yeni yılda daha çok çalışmak için güç veriyor ve hedeflerimizi beklentilerin ötesine taşımak için bizi cesaretlendiriyor. İletişimin Zirvesindekiler Ödülleri’nin değerli jürisine ve müşterilerimize teşekkür ederiz.”

Du yu spik İngiliş?

[AÇIKHAVA KAMPANYASI]
İngilizce özel dersi için üniversitelerdeki açıkhava ünitelerinde yayımlanmak üzere hazırlanan açıkhava kampanyası.

GDE

Not: Bu kampanyanın “Hav ar yu tudey?”, “Vat iz yor neym?”, “Ver ar yu fırom?” başlıklı ilanları da yapılmıştır.

Cactus Deluxe Hotels and Resort

[LOGO VE WEB TASARIMI ESKİZ ÇALIŞMALARI]
Cactus Hotels and Resort 7 otel ve bir resort otelden oluşan bir oteller zinciri: Club Yalı Hotel and Resorts, Club Cactus Paradise, Club Cactus Fleur Beach, Club Yalı Paradise Beach, Çomça Manzara Hotel, Cactus Fleur Hotel, Cactus Mirage Family Club, Yalı Castle Aquapark.

GDE

—Logo Tasarımı

GDE2

—Web Tasarımı Sayfa Eskiz Tasarımı I

GDE3

—Web Tasarımı Sayfa Eskiz Tasarımı II

GDE3

—Web Tasarımı Sayfa Eskiz Tasarımı III

GDE3

—Web Tasarımı Sayfa Eskiz Tasarımı IV

S Auto Parking and Vale

[LOGO, AMBLEM ve T-SHIRT TASARIMI]
Fulya Süleyman Seba Kompleksi içindeki otopark ve vale servisi için yapılan logo ve amblem tasarım çalışmaları.

Journey-Front

—Logo ve Amblem Tasarımı

Karanfiller ve Domates Suyu

ALINTI: SAİT FAİK ABASIYANIK
MAHALLE KAHVESİ, VARLIK YAYINLARI—1950

Küçük bir çam ormanı. Vakit sabah. Arı, sinek, kuş sesi. Bir siyah gözlükten görülen yerde ve ağaçlarda güneş parçaları.

Sonra uzak, göğün kendi renginden biraz daha koyu kıyılara giden bulutlu deniz…

İşte böyle bir yerde köyün insanlarını düşünüyorum. Kitaplar, bir zaman bana insanları sevmek gerektiğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmişlerdi. Hayır, şimdi insanları kitapların öğrettiği şekilde sevmiyorum. Şiirler, romanlar, hikayeler, masallar bana bunu öğretmişlerdi. Beyinin vapurdan iner inmez çantasını kapan uşaktan iğrenmeyi, sabahleyin altı buçukta doğayla kavga için sokağa fırlamayan adamın çalışmadığını kendi kendime öğrendim. Ama şu sabahleyin altı buçukta doğayla kavga için sokağa fırlamayan adam, isterse akşama kadar insanları aldatmak için didinsin. Kaç para eder. Gözümde, milyonu da olsa kalp parayla metelik etmez.

Şimdi artık kimi sevdiğimi, kime sevgi duyduğumu biliyorum. Günlerden beri kafamı bir adam kaplıyor. Köyde ona Kör Mustafa derlerdi. Bir gözü sola doğru biraz kaymıştı. Sağ tarafının beyazlığıyla gözkapağı arasına ciğer kırmızısı bir et parçası oturmuştu. Böyle mi doğmuştur… Yoksa çocukken mi bir şey batmıştır…. Bu sakat göz öteki gözden daha parlaktır. Daha siyah, daha canlı, daha zekidir. Bana bir kamburu anımsatıyor bu göz. Tuhaf değil mi…. Bir kambur insan çirkindir ama bütün kamburlar iyi yürekli, sevimli insanlardır. Arkadaş canlısıdırlar, şendirler. Ne severim kamburları.

İşte Kör Mustafa’nın bu gözü de bir kambur insanın ruhsal durumunu içine sindirmiş şıkır şıkır, pırıl pırıl, sevimli, çapkın, canlı bir gözdür. Öteki doğru dürüst göz, onun yanında çekingen, sönük, tatsız tuzsuzdur. Pek de kibirlidir.

Kör Mustafa bahçelerde çalışır. Gündeliğe gider. Sarnıç sıvar, dam aktarır, kuyu kazar.

Bizim köyün lodos tarafında oturulmaz. Orada fundalar, yabani meşe palamıtları, kocayemişler, çalı süpürgeleri, bir türlü ağaç haline gelmeden ama ağacı öykünürcesine gelişir, birbirinin içine girmiş yaşarlar. Bütün bu fundalıklar Fino Kilisesinin malıdır. Kocaman, kirli sakallı, cin gibi bir papaz “fundalıklar bizimdir” diye arada bir dolaşır. İsteyen olursa ucuza kiraya verir. Ama kimse kiralamaz. Çünkü orman memuru buraları Orman Yasası gereği orman sayar. Aralarında üç beş ufacık çam ağacının bulunduğ yabani, cüce, oduna bile gelmez çalı çırpı, orman memurunun Orman Yasası sayesinde mutlu yaşar.

Kör Mustafa nasıl becerdi bilmem… Denize diklemesine inen bu çalılığın bir kısmını ne pahasına ayıkladı biliyor musunuz… Tırnakları pahasına. O çalı çırpının sere serpe geliştiği, bu denize diklemesine inen toprak öyle taşlıktı ki… Sonra Mustafa, gündüzleri başka yerde çalışmak zorundaydı.

Akşam olunca çalıların arasına sakladığı kazmasını alıyor, gün ağarıncaya kadar söküyor, koparıyor, kazıyordu. Kazdıkça kaya, kazdıkça taş. Bütün bir yaz, bütün bir kış orman memurunun baskısı…
Çalı çırpı palamut defne kocayemiş diken ot kök ona karşı koydular… Bu korkunç savaşa üç evlek toprak için Mustafa’dan başka bizim köyde kimse girişemezdi.

Kaya bitip de yumuşak, esmer, pembe bir funda toprağı bir karış ortaya çıkınca bir meşe palamudunun korkunç, yılan gibi kökü önüne çıkardı. Onu sökünce orman memurunu karşısında bulurdu. O gidince zehirli bir diken başparmağını şişirirdi. Kazma körlenir, kürek bulamaz, taş dağ gibi yığılırdı. İnsan büyüklüğünde bir kaya, yumuşak toprağın üstünde, cüssesini hiç belli etmeden yosunlu yüzüyle dikilir… Kazma iş görmediği zaman yumruğu, yumruğu yetmediği zaman parmakları, parmakları kalın geldiği zaman tırnaklarıyla toprağı tırmalardı…

Bir sonbahar günü baktık ki küçük çam ağaçları filizleri, körpe diken yapraklarıyla, üç beş kocayemiş çıngıl çıngıl yemişleriyle yer yer esmer, pembe, külrengi toprağa gölge salar. Biz görenler:
“Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur,” derdik.

Bilmedik ki, dişle tırnakla kanla canla, doğa denilen canavarı yenmek gerekir. Ben bu savaşa tanığım. Mustafa’nın kör gözünün hiddetten ala bulandığı günleri biliyorum… Bu kavga, Romalı tutsakların aslanla dövüşmesinden farklıydı. Romalı tutsak, aslanabir çeyrek saat içinde yeniliyordu. Mustafa ejderhayı bir yıl içinde, kimi kez umutsuzluktan kimi kez umuttan yeniyordu.

Bir sabah her zamanki çamın altına vardım ki, bir köylü kadın, üç yarı çıplak çocuk, garip birtakım taşlar, tahtalar, saçlarla bir şeyler yaparlar. Bu, her yanından poyraz, lodos, gündoğusu, keşişleme, yıldız, karayel giren bir evdi. Mustafa arkasına yeşiller giymiş, güçlü bir kadın takmış, üç evleğine çizgiler, ocaklar açıyordu.
“Aslan Mustafa,” dedim. “Su buldun mu su?”
“Deniz kıyısında eski bir kuyu vardı. Tuzlu bir parça ama idari edeceğiz. Şuraya bir sarnıç kazabilsem…”

Onu gördüm mü toparlanıyor hayret, sevgi, saygıyla bakıyorum. Koca yaylamızın üzerinde böyle milyonlarca insan bulunduğunu düşünüyorum. Yine dünya yuvarlağı üzerinde böyle milyonlarca insanın tırnakları, nasırları, çirkinlikleri tek gözleri, tek kollarıyla bir ejderhayla savaşmak için bekleştiklerini düşünüyorum….

Küçük Hanımlar….
Bugünlerde birgün nişanlınız size koyu al renkli karanfiller yollayacaktır. Dikkat edin, belki Mustafanınkilerdir.

Küçük Beyler….
Domatesler göreceksiniz çarşıda. Elmalar, ferik elmaları gibi kokulu, şekerli, tatlıdır. Keserseniz içinde çekirdekleri altın gibi parlar. Belki de lokanta da birgün şişelere doldurulmuş bir domates suyu içersiniz ve tadını çok güzel bulursunuz. Yunan tanrılarının ölmemek için içtiği “nektar” tadını damağınızda hissedersiniz. İnanın ki, Mustafa’nın domateslerinden bir tanesi, içtiğiniz domates suyuna katılmıştır….

Yeniçerilerin Son Günleri

ALINTI: HAMDİ CAN TUNCER,
NATIONAL GEOGRAPHIC—HAZİRAN 2010

1826 yılının 15 Haziran’ı. İstanbul’da gün ağarırken devrilen kazanların uğultusu yeri göğü inletiyordu.

Bölükbaşı Habib’in, Etmeydanı’ndan “Ayaktaşlar fütur getirmeyin” diye uğurladığı yeniçeriler Tahtakale, Asmaaltı ve Unkapanı’ndan geçerek Atmeydanı’na yöneldiler. O gece yeniçeri çeteleri Ağa Kapısı’nı ve çeşitli paşa konaklarını basıp yağmalamış; Sadrazam Mehmet Selim Paşa ve yeniçeri ağası bu baskınlardan zor kurtulmuştu. Ama etrafa sadrazamın, yeniçeri ağasının ve ileri gelenlerin katledildiği söylentisini yayarak halkı isyana katmaya çalışıyorlardı. Bâbıâli’nin de basıldığını haber alan sadrazam erkenden Yalı Köşkü’ne geldi. Ağa Hüseyin Paşa ve Mehmet İzzet Paşa’yı çağırttı. Ayaklanma giderek yayıldı. Bazı Bektaşi babaları da teberleriyle (baltalarıyla) ayaklanmacılara destek verdi. Çok sevdiği kuzeni III. Selim’in ölümünden yeniçerileri sorumlu tutan II. Mahmut, Divan toplantısından sonra kararını açıkladı:

Sancak-ı Şerif çıkarılacak! Ve yaklaşık 450 yıldır tarih sahnesinde olan Yeniçeri Ocağı’nın sonu geldi. Bundan sonrasıysa tam bir içsavaş manzarasıydı… Sultan, Hırka-i Saadet (Kutsal Emanetler) Dairesi’ne geçti, Sancak-ı Şerif’i mahfazasından çıkartıp sadrazama ve şeyhülislama teslim etmişti. Bu arada, yönetim yanlısı kalyoncular, topçu, humbaracı, lağımcı askerleri akın akın saraya geliyordu. Şehre haber salınmış Müslüman olan herkes Sancak-ı Şerif altında toplanmaya çağrılmış, halk bu çağrıya yanıt vermişti. Tarihçiler o gün İstanbul’da yaşananları “acayip ve tesirli bir gûlgûle (gürültü) peyda oldu” diye aktarıyor. Saray cephaneliği açılarak hükümdarı korumaya gelenlere kılıç ve tüfek dağıtılmış, silahlanan medrese talebeleri de harekete geçmişti. Sonunda sadrazam, şeyhülislam ve vezirlerin başı çektiği sivil, asker, talebe ve ulemadan oluşan yaklaşık 60 bin kişilik bir ordu Sancak-ı Şerif’le birlikte tekbirler getirerek Sultan Ahmet Camii’ne doğru yürüyüşe geçti. Kalabalığın Sultan Ahmet Camii’ne ulaştığını gören yeniçeriler ara sokaklara doğru kaçmaya başladı. Sancak-ı Şerif minbere asıldı ve sadrazamın isteğiyle ulema, “zorbalarla çarpışmanın farz olduğunu” bildiren yeni bir fetva hazırladı. İsyancılar, Etmeydanı’na giden yolları kesmiş, Kapalıçarşı’dan Haliç’e uzanan Uzunçarşı boyunca barikatlar kurmuş, Beyazıt Camii’ni de işgal ederek Sultanahmet’e giden yolları tıkamıştı. Ağa Hüseyin Paşa’nın komutasındaki topçu birliklerinde yer alan, gaddarlığıyla ün salmış Karacehennem İbrahim Ağa’nın askerleriyle yeniçeriler Horhor Çeşmesi yakınında karşılaştı. İbrahim Ağa, lakabının hakkını verircesine topları ateşledi. Sonuç korkunçtu…

Yeniçeriler arkalarında çok sayıda arkadaşlarının cesedini bırakarak Etmeydanı’na doğru çekildi. İkinci bir kol Saraçhane’den Etmeydanı’na doğru yönelmiş, üçüncü bir kol da arkadan sevk edilmişti. Paniğe kapılan isyancılar Yeni Odalar denilen kışlalarına kapanıp, kapıların arkasına taş yığdı. Böylece kendilerini hapsetmekle kalmamış, şehrin diğer bölgelerindeki arkadaşlarını da kaderlerine terk etmişlerdi. Son arabuluculuk çabaları da sonuç vermeyince toplar ateşlendi. Askerler ve halk bu sırada Etmeydanı’na girdi. Topçular da salkım ve yağlı paçavralar atarak Yeni Odalar’da büyük bir yangın çıkardı. Yeniçeriler büyük kayıplar vermiş, ortalık cehenneme dönmüştü. Daha sonra, Şehzadebaşı’ndaki Eski Odalar’a yönelen birlikler buraya sığınan yeniçeri subaylarını ya öldürdü ya da tutukladı. Tutuklananlar Sultan Ahmet Camii’nde sorguya çekildikten sonra hünkâr mahfili altındaki odada idam ediliyor, cesetleri Atmeydanı’ndaki Vakvak Ağacı adı verilen ünlü çınarın altına yığılıyor, çınarın dallarında asılan yeniçeriler sallanıyordu. Şehirde bir sürek avı başlamıştı. Üç gün içinde altı ilâ on bin yeniçeri öldürülmüş, sürülmüş ya da kaçmıştı.

Tarihçi Reşad Ekrem Koçu, olaylar sona erdiğinde imparatorluk sınırları dahilinde yaklaşık 140 bin kişinin, yeniçeri olduğu ya da zannedildiği için idam edildiğini belirtiyor. Sadece yeniçeriler değil, İstanbul’daki kışlaları, Yeni Odalar, Eski Odalar ve Ağa Kapısı da olaylar sırasında yakılmış, tahrip edilmişti. Adı yeniçerilerle özdeşleşen Bektaşi tarikatı yasaklanmış, tekkeleri yıkılmıştı. İstanbul yeniden fethedilmiş gibi herkesi bir kurtuluş heyecanı sarmıştı. Binlerce yeniçerinin öldüğü bu olay dönemin tarihçileri tarafından Vaka-i Hayriye (Hayırlı Olay) olarak adlandırıldı. Devletin, yani resmi görüşün tarafından bakıldığında görünen manzara buydu. Ancak diğer taraftan bakıldığında bu olay pek de hayırla anılmıyordu. Osmanlı toplumunun gündelik hayatında önemli yer tutan yeniçerilerin ve Bektaşiliğin ortadan kaldırılması, Reha Çamuroğlu’nun da aralarında yer aldığı bazı araştırmacılar tarafından Vaka-i Şerriye (Kötü Olay) olarak nitelendiriliyor. Her durumda, dört yüzyıldan uzun bir süredir Osmanlı Devleti’nin en seçkin askerleri olarak kabul edilen bu birlikler tarih sahnesinde bir daha rol almamak üzere yok edilmişti.

Bu yazının tüm hakları National Geographic dergisine aittir. Yazının tamamını Haziran 2010 sayısından okuyabilirsiniz.

Gürbüz Doğan Ekşioğlu

[WEB TASARIMI]
Gürbüz Doğan Ekşioğlu (eserlerinde kullandığı imzası Gürbüz) uluslararası üne sahip Türk karikatür ve grafik sanatçısı. 1954 yılında Mesudiye’de doğdu. Mesleki öğrenimini İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda (günümüzde Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi) gördü. Halen aynı okulda yardımçı doçent olarak ders vermektedir. 1977 yılından beri karikatür çalışmaları yapan Ekşioğlu, 2006′ya kadar 23′ü uluslararası olmak üzere, toplam 64 ödül kazandı. Türkiye’de ve yurtdışında pek çok karma serginin yanı sıra, biri New York’ta olmak üzere 9 kişisel sergi açtı. Atlantic Monthly, New York Times gibi gazete ve dergilerin yanı sıra, New Yorker dergisinin kapağında üç kez, Forbes dergisinin kapağında bir kez çalışmaları yayınlandı. 11 Eylül 2001 Saldırılarının yıldönümü baskısında New Yorker kapağında yayınlanan karikatürü ile hafsalarda yer eden özel bir başarı kazandı.

GDE

—Web Tasarımı Ana Navigasyon

GDE2

—Web Tasarımı Sayfa Tasarımı I

GDE3

—Web Tasarımı Sayfa Tasarımı II

Kent Katı Atık Yönetimi

[LOGO TASARIMI]
Kent Katı Atık Yönetimi çevrenin, tüm insanlığın ortak emaneti olduğu bilinci ile sektöründe hizmet vermekte. Sektörün lider şirketlerinin başında gelen Kent Katı Atık başarılı belediyecilik örneklerinin ortaya çıkmasında önemli etkileri olan çevresel konularda uzman bir marka.

Kent Logo

—Logo Tasarımı



RSS Feed. [Copyright © 2001–2010. Her hakkı Hamza Aytaç Dalgalıdere'ye aittir.]