Metin Yazarı: Hamza Aytaç Dalgalıdere, Nisan 2011.

Gerçek bir yaşamöyküsünden ilham alınmıştır.

Sabah kimsecikler uyanmamış, gündüz işçileri henüz evlerinden dışarıya çıkmamışken, terden sırılsıklam olmuş, sırtında soğuyan çiçekli pijamasını çıkarıp giysi dolabından ilk bulduğu tişörtü üzerine giydi, gece üzerine yattığı kolunun ağrısını hiç hissetmeden ve aceleyle, giydiğinin ters olduğunu bile farketmeden.

Ter içinde kalmış incecik boynunu; çıkardığı pijamayı kullanıp çocukluğun özensizliği ile sildi, bu sırada kardeşini uyandırmamaya çalıştı. Geceleri uykunun bilinçsizliğinde iki çocuğun ağzından havaya yayılan süt kokulu karbondioksit, sabaha karşı çocukların açlığının ekşi kokusu ve odanın içindeki rutubetin küfü birleşiyor, yeterince havalanamayan odayı dolduruyordu. Eve apartmanın kahverengi demir kapısından girince dokuz basamaklı bir merdivenden inilerek ulaşıldığı için, seviye farkı yüzünden evin arka kısmı zeminden aşağıda kalıyordu. Çocuk odasının büyük bir kısmı toprak altındaydı. Geceleri toprağın altında harekete geçen dünyanın eşiğinde, toprağı burgu burgu yararak kendine tüneller açan minik böceklerin, kırkayakların, toprak kurtlarının, üzerine toprak kokusu sinmiş solucanların komşuluğunda.

Odada, yan yana iki küçük kedinin farklı açılarla dizilişi ile şekillenmiş duvar kağıdıyla kaplı duvarın tavana yakın kısmında, yukarıdan çekilip açıldığında bir karış hava boşluğuna izin veren bir küçük pencere vardı. Küçük kız kapıyı açtığında annesinin sabaha karşı açtığı, geceleri haşerelerin ve kedilerin içeri girmesini önlemek için kapatılan küçük pencereden içeri dolan temiz hava, kapıdan bir rüzgar estirerek çıktı. Bu sırada odadaki nem yüzünden sürekli yağlanmak zorunda olan ama dört aydır unutulduğu için gıcırdayan menteşeleri uyuyan kardeşini huzursuz eden kapıyı, oluşan cereyandan korumak için kolundan sıkıca tuttu. Sonra cereyanın yatay ağırlığı yüzünden kolu bırakmak zorunda kaldı; küçük elleri zaten kapının kolunu iyice kavrayamadığı için.

Önceki gece, her gece olduğu gibi erkenden, akşam altı sularında yatmışlardı çocuklar ama yine her gece olduğu gibi küçük kız saatlerce yatağında dönüp durmuş, küçük pencereden gelen uzak uğultuları, bazen söylenen çocukca ezgilerin kulağa hoş gelen tınılarını dinleyerek uyumaya çalışmıştı. Tam karşılarındaki evin birinci katında, oturma odalarının balkonundan görülen tek pencereli odada karşı komşularının kızı Martina kalıyordu; böylece küçük kızın zaman kavramının daha yeni şekillendiği zihninde, uyuma vaktinin işareti Martina’nın panjurlarının indiriliş zamanı olarak belirlenmiş oldu. Ancak altı yaşında bir çocuğun duyumsayabileceği masum bir kızgınlıkla annesine kızıyor, Alman çocuklarının erkenden uyumaya çekildikleri, panjurların indirilme seslerinin duyulduğu akşamın ilk saatlerinde komşularının aynı yaşlardaki kızını örnek göstererek çocuklarını uyumaya zorlayan babasına öfke duyuyordu. Yıllar sonra babasını, ilaç ve rutubet kokan, boğucu havasını yüksek tavana çok yakın küçük bir pencereyle dışarıya kusan, alacakaranlık bir hastahane odasında ziyarete gittiğinde geceleri zorlukla uyuduğu o odayı hatırlayacaktı. O gün, o odada bin türlü sıkıntı ile uyumaya çalıştığı yatağında gördüğü babasına karşı yıllar önce duyduğu masum öfkeyi hala içinde duyumsadığındaysa; bu odanın yıllar sonra gerçekleşen bir adaletin tecellesi olduğu fikrinin yakıcı azabıyla sarsılıp utanç duyacak, bu düşünceyi zihninden kovabilmek için epey çaba harcayacaktı.

İlk zamanlar erkenden yatışın sebep olduğu uykusuzluk için, Martina’ya öylesine kızıyordu ki onun karşılarından taşınıp gitmesi için dua ediyordu. Seyrek de olsa dışarıda karşılaştıklarında anaokulunda öğrendiği Almancasıyla çok erken yatmanın sakıncalarını kendi imgesinde kurduğu hayali ucubelerle korkutarak anlattı ona. Bu ilk zamanlar Martina’nın hayal dünyasını karıştırmayı başarmış ancak uyku saatinde bir değişikliğe yol açamadığı gibi iki kızın bir süre aynı uykusuzluk derdiyle kıvranmasına yol açmıştı. Yasemin duasının kabul edilmesi için on beş ay bekledi: Bir çocuğun dünyasında kaç yıl olduğu bilinemez bu sürenin sonunda olanlardan öylesine etkilenmişti ki; yıllarca, bir panjurun kulağı tırmalayan sesinin ona uykuyu, daha kötüsü uykusuzluğun yılgınlık veren anısını hatırlatmasına engel olamadı.

Kapı, anne ve babasının yatak odasına açılıyordu; küçük evin bel seviyesinde normal pencereleri olan odasına. Kapı açıldığında hafifçe duvara çarpınca kardeşi homurdanarak arkasına dönüp uyumayı sürdürdü, annesi gözünü açıp sabahın ölgün ışığı altında baktı kızına, her sabah tekrar eden bu olayın bu defa çok erken başladığına hiç şaşırmadan uyumaya devam etti. Çünkü sabahın ilk ışıkları yeni yeni perdelerin arasından geçiyordu, ışık içeriyi sessizce aydınlatırken, yatak odasından geçti küçük kız. Yorgun babasını rahatsız etmemek için zayıf vücudunu kolaylıkla taşıyan parmak uçlarında, yatak odasının oturma odasına açılan kapısını kapatmayı ihmal etmeden bir tavşan çevikliğiyle açık kapıdan oturma odasına girdi. Televizyonu açtı, bu küçük kutunun önceki gece fazlaca açık olan sesi birdenbire odayı doldurunca korkup yerinden zıpladı, daha çok bu sesten uyanabilecek babasının öfkesinden korktuğu için kalbi hızla çarpıyordu.

Oturma odasında; nasıl olsa kesin dönüş sonrasında orada bırakılacakları düşüncesiyle özensizce satın alınmış; uyumsuz renk ve modellerde, kimisi amaçsızca seçilmiş mobilyalar vardı. Kimisi büyük çöpten alınıp getirilmiş çeşitli süs eşyaları; başka bir kültürün işaretlerini taşıyan, uzakta gotik bir kilisenin süslediği bir vadide, Bavyera bölgesine özgü kartal tüylü bir şapkayla resmin öznesi olmuş sarışın bir Alman kızının yer aldığı yağlıboya tablo, duvarda Türkiye’den getirilmiş bir Ayet El-Kürsi hattı ve bir de duvarlardan birine özenle gerilmiş bir Türk kilimi vardı.

Ortada büyükçe bir koltuğun hemen önünde üzerinde muşambadan ekose desenli bir örtünün serildiği bir masa, koltuğun hemen arkasındaki duvarda üç fotoğraf vardı: Ortadaki fotoğrafta küçük kızın anne ve babasınının ilk evlendikleri gün çekilmiş siyah beyaz bir portre asılıydı. Portrenin sağında büyük dayısı ve yengesinin bu defa renkli, bir evlilik günü fotoğrafı vardı. Solunda ise halası ve eniştesinin yine siyah beyaz, fotoğrafçının önce daha renkli ve aydınlık olur diye çayırda çekmek istediği ama başlayan sağanak yüzünden içeride çekmek zorunda kaldığı eski bir stüdyo portresi. Fotoğrafların üçü de yıllarca ara ile çekildiği halde uzaktan sanki aynı kişilerin fotoğrafları gibi görünüyordu. Çünkü üç fotoğrafta da gelinler sol taraftaydı. Üstelik her çiftte erkek ve kadın arasındaki boy farkı neredeyse aynıydı, tüm bunlara gelinliklerin şekillerinin benzerliği de eklenince ayırt edilmesi güç bir benzeyiş ortaya çıkıyordu. Öyle ki adı Yasemin olan bu küçük kız, yirmibeş yıl sonra bir fotoğrafta Almanya’daki o ilk evlerini bir fotoğrafta gören kocasının, duvarda asılı fotoğrafların kime ait olduğu sorusuna, onaltı yaşına kadar aynı evde yaşadığı halde tereddütle cevap verecekti. Hatta daha yakından çekilmiş bir başka fotoğrafa bakmadan, -aynı üç fotoğrafın da sadece çerçevelerindeki tozlardan kurtulmak için ara sıra duvardan indirilerek aynı çivilere on altı sene asılı kalmış olması gerçeğine karşın- diğer iki fotoğraftaki çiftin kim olduklarından kesin emin olamayacaktı. Çünkü istemli bir unutuşla, zaten zamanın ayrıntılarını giderek bulanıklaştırdığı bu ilk gençliğin anılarının zihninden silinmesine izin vermiş, belleğinin işkencelerinden kurtulup huzura kavuşmayı ummuştu.

Televizyonun sesini kumandasından korkuyla kısıp, çizgi film olan bir kanalı arayıp bulduğunda annesi Nilgün’ün uyarıcı buyruğunu işitti: Bu buyruk ona televizyonun sesini kısması gerektiğini öğütlüyor, her zaman olduğu gibi şefkatle söyleniyordu. Hasan bir fabrikada çalışıyor, on beş günde bir vardiya değişikliği yüzünden sabaha karşı eve geliyor, gece geç saatlerde tekrar işe gidiyordu. Televizyonun sesi o kadar çok işitilmiyordu ama annesi aylardır yaptığı gibi alışkanlıkla biraz da kocası Hasan’ın öfkesinden kızını korumak için istemsiz bir içgüdüyle söylemişti bunu. Yasemin kahvaltı vakti gelene kadar televizyon izledi, kahvaltı da annesinin başının etini yiyip akşama büyük çöpe gidip gitmeyeceklerini, bu defa bir bisiklet bulabilmelerinin mümkün olup olmadığını soruyordu. Aynı şeyi tekrar tekrar soruyor, ara sıra küçücük evde yan odada uyuyan babasını uyandırmamak için yükselen sesini kontrol ediyor, fısıltıyla konuşuyordu. Nilgün bisikleti satın almaları konusunda ısrar etmişti ama Hasan kesin bir kararlılıkla 96’da Türkiye’ye döneceklerini o güne kadar sokağa atılacak bir fenikleri bile olmadığını ve çocuklarının Türkiye’de büyüyeceğini söyleyip konuyu kapatıyordu. Yıllar geçtikçe Hasan’ın kesin dönüş fikrine olan bağlılığı saplantıya dönüşecek, bu konuda kimi zaman aldığı acımasız tedbirler eşini ve çocuklarını çok mutsuz edecekti.

Akşam olunca büyük çöp için hep birlikte dışarı çıktılar, kendi mahallelerindeki evlerin önünden bir şey almazlardı, hatta birkaç sokak ötedeki komşularıyla bir gün tanışma ihtimaline karşı, beklenmedik bir ziyarette utanç duymamak için mümkün olduğunca uzağa gidiyorlardı. Ancak yine de bir gün varsıllıkla gerçekleşecek kesin dönüş umudu yüzünden ve bir de buraya geçici bir yaşam kurmaya geldikleri gerekçesiyle pek de uzağa gitmiyorlardı. Hem aldıkları eşyaları taşımak zor olduğu için hem de bu kısa süreli misafirlikten sonra nasıl olsa geride bıraktıkları bu soğuk ev sahiplerini bir daha aramayı hiç düşünmedikleri için. Büyük çöp Almanların o zamanlar on beş günde bir perşembe günleri, kullanmadıkları eşyalarını kapılarının önlerine bıraktıkları bir çeşit eski eşya gecesiydi, ertesi sabaha kadar kapı önlerinde kalan eşyalar Türkler tarafından alınır ve kullanılırdı. Yasemin hala kullanılabilecek durumda bir bisiklet bulma umudu ile anne ve babasını zorlamıştı bu yürüyüşe, aslında az olsa bile kazandıkları para bir bisiklete para ayırmaya yeterdi ama kesin dönüşün ruhlarında yaratacağı sıcak sevinci ertelememek için en ufak bir zevkten sadece kendilerini değil çocuklarını da mahrum ediyorlardı. Yaptıkları bir marklık harcamanın bile dönüşlerini geciktirebileceği düşüncesi canlarını sıkıyordu, bu yüzden yaşamın insana bağışladığı küçük mutlulukları bile erteliyor, tüm bu insancıl zevkleri kendi vatanlarında fazlası ile tadacaklarına dair birbirlerine, çoğunu hiçbir zaman tutamayacakları sözler veriyorlardı.

II
Ilık bir Kasım gününde, elinde yedi lobut bulunan kırmızı pantolonlu bir jonklör kırk altı kilometrelik duvarın üzerinde akılçelen bir gösteriye başladı. Yüzbinlerce kişi büyük bir heyecanla duvarın iki yanına birikmiş, Brandenburg kapısındaki barikatların kaldırılmasını izliyordu. Dört buçuk metre yüksekliğindeki uzun duvarın doğuya bakan yüzü güneşli günlerde gözleri kamaştıran beyaz bir boya ile boyanmıştı, diğer yüzü ise renkli desenler ve zaman içinde üst üste çeşitli renklerle boyanmış binbir türlü grafiti ile kaplıydı. Bir grup genç duvarın üzerine tırmanmış, tek sıra halinde duvarın üzerindeki borulara oturmuştu, en öndeki ayakta, iki elini yanlara açarak şarkılar söylerken, ara sıra sağ eliyle doğu yakasını işaret ediyor ve o taraftakileri kendisine eşlik etmeye davet ediyordu. Bütün bunlar, iki yüz otuz sekiz kişinin daha iyi bir yaşam umudu ile Batı yakasına geçmeye çalışırken öldürüldüğü bu taş yapının etrafında, 21 yaşındaki bir gencin öteki yakaya ulaşmak üzereyken vuruluşundan sadece dokuz ay sonra oluyordu.

Nilgün küçük oğlu Mehmet’i kucağına almış, kocası ve kızının yanında olanları izliyordu, o sıralar iki yaşındaki Mehmet şekerle yapış yapış olmuş eliyle annesinin gömleğini sıkı sıkı tutarken bir eliyle de elma şekerinin üzerindeki kırmızı kaplamayı ısırıp içindeki elmaya ulaşmaya çabalıyordu. Küçük kız o gün yedi yaşının sonlarındaydı, babası Hasan’ın elinden tutmuş, duvarın batı yakasında ayakta duruyor, gözlerini ayırmadan kırmızı pantolonlu jonklöre bakıyordu. Yasemin, havada savrulan lobutların dansından öylesine büyülenmişti ki etrafında neşe içinde dans edip şarkı söyleyenleri, duvara dayadıkları merdivenlere tırmanmaya çalışırken ayağı takılıp kalabalığın içine yuvarlananları, ellerinde şekerlemelerle anne ve babalarının elinden tutmuş diğer çocukları görmüyordu bile. Duvarın bazı bölümlerinin üzerinde duvarın ayakta durulan kısmının büyüklüğü çapında borular vardı, jonklör ayakta durması bile zor olan bu boruların üzerine çıkıp gösterisine devam ettiğinde küçük kızın hayranlığı daha da artmıştı. Adamın ellerinin her hareketini dikkatle izliyor, bir noktaya saplanmış gözlerine anlam vermeye uğraşırken, bu büyüleyici gösteriyi okulda kendisi yaptığında, sadece diğer Türk çocuklarının değil, ondan uzak duran Alman arkadaşlarının da ona duyacağı hayranlığın hayaliyle gülümsüyordu.

Oysa birkaç yıl sonra, panayır yerini andıran meydanda toplanmış bu mutlu kalabalığın içinde geçirdiği günün hiç yaşanmamış olmasını dileyecek, başlarına gelenleri duvarın yıkılışına bağlayarak çok acı çekecekti.

III
Yasemin, Almanya’da bir hastane odasındaki babasının başında, bir elini çenesine dayamış oturuyor, diğer eliyle babasının vaktinden önce yaşlanmış elini sıkı sıkı tutuyordu. Hasan, geçmişte yaşamayı ertelediği onca şeyin pişmanlığıyla yatağında dönüp dururken, küçük oğlu Mehmet, odadaki boş yataklardan birinin üzerine bacaklarını makas gibi açarak oturmuş elindeki oyuncak arabayı çarşafın tepeleri üzerindeki hayali yollarda gezdiriyordu. Odaki dört yataktan üçü doluydu, diğer iki yatakta ağır psikolojik sorunlar yüzünden buraya yıllar önce getirilmiş biri Alman diğeri Türk iki kişi kalıyordu. Hastanede kaldıkları süre uzayıp, aldıkları ilaçların etkisiyle giderek yalnızlaşan bu iki hasta bir süre sonra çok iyi dost olmuştu. Bu yüzden bütün gün aynı yatakta yan yana oturuyor, birbirlerinin kulağına bir şeyler fısıldayarak konuşuyorlardı. Deliliğin verdiği gizemli içgüdüyle, her defasında farklı sonuçlar umarak, aynı şeyi binlerce kez tekrar ediyor, gizli ya da aşikar herşeyi birbirlerinin kulağına fısıldıyorlardı. Hastalardan biri ayağa kalkıp yüzünü Mehmet’in yüzüne bir karış mesafe kalana kadar yaklaştırdı, gözlerini küçük çocuğun gözlerine dikerek uzunca bir süre öylece bekledi. Nilgün içeri girince korkup hızlı adımlarla yatağına döndü.

Hasan hastanede kaldığı günler boyunca Nilgün’e daha önce hiç yapmadığı biçimde içini döktü. Geçmişte verdiği kararlardan duyduğu pişmanlıktan, her gün daha fazla yalnızlaştıklarından, inanma isteğinden, kesin dönüşü çabuklaştırmak hırsıyla çocuklarını mahrum ettiği bütün o küçük şeylerden, gereksiz gördüğü en küçük harcama yüzünden Nilgün’ü sürekli azarlayışından duyduğu üzüntüden bahsetti. Onu en çok üzen şeylerden birinin masraf etmemek için, eski arabalarıyla Türkiye’ye yaptıkları son yolculuk olduğunu söylüyordu. Nilgün’ün uçakla gitme konusundaki ısrarına rağmen eski model arabaları ile Türkiye’ye gelmek için yola çıkmışlar, yolculuk sırasında Romanya’daki gümrükten geçebilmek için uçağa ödeyecekleri paranın çok daha fazlasını polislere rüşvet vermek zorunda kalmışlardı. Üstelik Bulgaristan’ın karanlık otoyollarından birinde bir geyiğe çarpmış, yaşadıkları korkunun dehşetiyle arabayı durdurmak istemişler ama birilerinin saldırısından korktukları için yol almayı sürdürmek zorunda kalmışlardı.

IV
Yasemin, Nilgün ve Mehmet 9 Ağustos 1996’ta geçmişlerini, onları yıllar boyu kalp ağrısıyla acıtacak bütün o eski hatırayı arkalarında bırakarak Türkiye’ye kesin dönüş yaptılar. Yasemin Berlin’deki duvarın yıkılışını seyretmeye gittikleri günü yeniden anımsadığında hava alanında uçağa binmek üzere bekliyorlardı. Duvar yıkıldıktan sonra Doğu Almanya’daki ucuz iş gücü Batı’daki fabrikaların bazılarının Doğu’ya taşınmasına sebep olmuştu. Hasan da bu fabrikalardan birinde işçi olarak çalıştığı için fabrika Doğu’ya taşındıktan sonra uzun süre işsiz kalmış, çocuklar okula gittiği ve Nilgün’de çalıştığı için evde yalnız geçirdiği günlerde sürekli düşünmekten hasta olmuştu. 1996’da vatanına geri dönebilmek için para biriktirmesi, bu yüzden bir an önce yeni bir işe girmesi gerektiği fikrine her geçen gün daha fazla saplanıyor, iş bulamadığı günlerin sayısı arttıkça yaşama isteğinden uzaklaşıyordu. Hastaneye yatmadan önce iki kez intihar girişiminde bulundu. Bir keresinde gece yarısı yatmadan önce gizlice ilaç içerek yaptı bunu. İlaçların etkisiyle vücudu uyuşmaya başladığında, yeniden içinde yaşama isteği duydu. Biraz da ölümün soğukluğunda Allah’tan korkuğu için pişman olunca Nilgün’e olanları ekşiyen ve kamaşan ağzını güçlükle açarak anlattı. Bir süre sonra da herkes yeniden intihar etmesinde korktuğu için tedavi edilmek üzere hastaneye yatırıldı. 1994’ün Ocak ayında ruhunun sıkıntısına ve beynine doluşan pişmanlıkların yakıcı azabına dayanamayarak hastaneden kaçarak kayboldu. Alman yetkililer kaybolanın reşit olduğu gerekçesiyle kırk gün beklemek zorunda olduklarını beyan edince, bölgedeki Türkler hep birlikte Hasan’ı aramaya koyuldular. Yakındaki ormanlık arazide, hastanenin dört bir yanında ve aranabilecek her delikte aradılar onu. Nilgün her Allah’ın günü Mehmet’i komşularına emanet edip, Yasemin’i de yanına alarak Hasan’ı aramaya çıktı. Kuzey Almanya’nın paltoların ilmeklerinden süzülüp kısa sürede ciğerlere dolan, kulakları bıçak gibi kesen soğuk rüzgarları eserken iki ay on bir gün boyunca her gün, saatlerce yürüyerek ve açık arazide ona seslenerek Hasan’dan bir iz aradılar. Bu sırada bazı Türklerden görüldüğü yere dair haber almışlar ama hiçbirinden bir sonuç çıkmamıştı.

Bir sabah hastane görevlisi Hasan’ın bulunduğunu bildirmek için Nilgün’ü çalıştığı yerden aradı. Nilgün iyi bir haber alma ümidini yitirmek üzereydi ama yine de, yaşamın en katı kuralları için bile insana sunduğu istisna olanağının beklentisi içinde telefona koştu.

V
Hasan ilaçlarını aldıktan sonra hastane binasından çıktı, nereye gideceğini kestiremeden bahçenin içinde bir süre dolaştıktan sonra ağaçların altındaki banka oturdu. Üzerinde hastanede giydiği mavi pijama vardı, saçları her zaman olduğu gibi yana doğru özenle taranmış, sakalları tıraş edilmişti. Yüzüne kızı Yasemin’in yıllarca kokusunu unutmadığı ve onunla ilgili anılarının ayrılmaz bir parçası haline gelecek her zaman sürdüğü kokulu kremi sürmüştü. Üzerinde pijamanın üzerine giydiği sarı bir ceket vardı. Şuuru açıktı, ışıldayan güneşin altında bir süre oturdu. Hava her zamankinden sıcaktı, güneş ağaçların arasından bankı kısım kısım aydınlatıyor etrafı az da olsa ısıtıyordu. Kimsecikler yoktu, ne bir hasta bakıcı, ne bir doktor ne de bir başka hasta. Hasan ayağa kalkıp bir süre ağaçların arkasında dolaştı, hastanenin yüksek duvarlarında dışarı çıkmak için bir geçit aradı. Ağaçların arka kısmında duvardan başka bir şey yoktu, duvarlarsa tırmanmak için çok yüksektiler. Ağaçlar ve duvarlar arasında sıkışıp kalmıştı, bir ara: “Bu topraklarda biz de böyle değil miyiz? İşte böylece tüketmedi mi gurbet bizi? Yığınlar halinde hepimiz hayatın kapısının önüne atılmadık mı? Gurbetteki yaşamın büyük çöpleri gibi. Şimdi ayrıldığımız limana dönmek için bile cesaretimiz yok!” diyerek iç çekti. İstanbul’u çok özlemişti, annesinin ve ablasının ölümü hala yüreğini acıtıyordu. Bir ara annesinin ona anlattığı bir öyküyü anımsadı. Ensar’dan Eyyub’un İstanbul’a yolculuk öyküsü. Sonsuzlukta yankısını bulan bir yolculuktu bu. Göklerin ve yerin sahibinin kendisiyle konuşmakla şerefli kıldığı o nadide İnsan’ın hatırına olan saygısından -odadan odadaya geçerken parmak uçlarında yürüyen kızı Yasemin gibi- parmak uçlarında yürüyerek odalarda dolaşan yumuşak kalpli adamın öyküsüydü. O an bir pazar sabahı babasıyla gittiği Eyüp Camii’nde kıldıkları sabah namazı sırasında duyduğu iç huzurunu yeniden duydu. Hastanedeki günleri hayatının amacını sorgulamakla geçmiş, bazı yabancı iş arkadaşlarının inançsızca telkinlerini zihninden kovmaya çalışmaktan bitip tükenmişti. Yaşamının, pişmanlıklarının, bütün bu koşturmaca içinde yalnızca bir mark fazla kazanabilmek için aldığı kararların muhasebesini bir kez daha yaptı:
“Ne olurdu uzaklarda can vermekten korkmadan, sırf beni Yaratan’ın hatırı için daha uzağa gidebilme cesaretim ve isteğim olsaydı. Tıpkı Eyyub gibi, içimdeki duvarların da arkasına…”

Hasan bir süre sonra vücudunda bir ağırlık hissetti, soğuk havaya rağmen kanında bir sıcaklık duydu. Bir an için geçmişteki pişmanlıklarından, bütün o acı hatıraların yürek burkan sızılarından kurtulmuştu sanki. Yürüdü, yürürken çocuklarını, Nilgün’ü, annesini ve ölen ablasını düşündü. Şuurunun yavaş yavaş kapandığı hissediyordu, üzerindeki ağırlık giderek artıyor düşünceleri karışıyordu. Bu sırada sarışın bir Alman doktor ve bir Arnavut hastabakıcı hastanenin kapısından konuşarak çıktılar, telaşsız görünüşleri onun kaçışından haberleri olmadığını gösteriyordu. Hasan hemen bir çalılığın arkasına saklandı, biraz daha zamana ihtiyacı vardı, kollarını dizlerinde buluşturup oturdu. Üşümeye başlamıştı, gözleri kapanıyordu. Etrafta kimsecikler kalmayana kadar burada beklemeye karar verdi, bir iki dakika sonra üzerindeki sarı ceketi çıkarıp yere serdi ve üzerine uzandı. Kolunda Almanya’ya ilk geldiği günlerde aldığı bir saat ve ceketinin cebindeki 10 marklık banknottan başka bir şeyi yoktu. Bu sırada güneş ışığını gizlemiş, hava karanlığa dönmeye başlamıştı. Lapa lapa yağan bir kar başladı, kısa sürede açıktaki nesnelerin üstü beyaz bir örtü ile kapandı. Hasan yattığı yerde, yetmiş bir gün sonra bir hastabakıcı tarafından bulunduğu güne kadar burada sonsuz uykusuna dalarak bekledi.

Son